Güvenlik devleti mi, özgürlük devleti mi?
Modern siyaset teorisinin temel tartışma eksenlerinden biri, güvenlik ile özgürlük arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır: Güvenlik, özgürlüğün yerine mi ikame edilecek, yoksa hukuki sınırlar içinde özgürlüğün güvencesi olarak mı tasarlanacaktır? Bu tartışma yalnızca teorik değildir; devletin sınırlarını, yurttaşın haklarını ve toplumun ruh halini doğrudan belirleyen temel bir yapıdır.
Bu konuda iki klasik yaklaşım öne çıkar. Bunlardan ilki, Leviathan adlı eserin yazarı Thomas Hobbes’a; diğeri ise Aydınlanma Çağı düşünürlerinden, liberalizmin babası olarak bilinen John Locke’a dayanır.
Hobbes, devletsizliği bir kaos olarak tanımlar. Ona göre insanlar, güçlü bir otorite olmadan barış içinde yaşayamaz. Bu nedenle güvenliği sağlamak adına özgürlüklerin önemli bir kısmının devlete devredilmesini gerekli görür. Güçlü, merkezi ve gerektiğinde sert bir devlet, Hobbes’un siyasal modelinin temelidir. Burada en yüce değer güvenliktir; özgürlük ise ancak bu güvenlik sağlandıktan sonra anlam kazanır. Kısacası Hobbes’a göre güvenlik olmadan özgürlük olmaz.
Locke ise meseleye farklı bir çerçeveden yaklaşır. İnsanların doğuştan sahip olduğu; yaşam, özgürlük ve mülkiyet gibi “birinci kuşak hakları” vardır. Devlet, bu hakları bahşeden değil, yalnızca koruyan bir araçtır. Bu nedenle Locke’a göre devletin yetkileri sınırlı olmak zorundadır: Yetkisini aşan ve keyfi davranan bir devlet meşruiyetini yitirir. Locke’un yaklaşımında güvenlik, özgürlüğün alternatifi değil, güvencesidir.
Bu iki düşünür arasındaki ayrım, günümüzde “güvenlik devleti” ile “özgürlük devleti” karşıtlığı olarak somutlaşır. Türkiye’nin siyasal pratiğine bakıldığında, ağırlığın daha çok güvenlikçi anlayıştan yana olduğu görülür.
Türkiye’de devlet yalnızca hukuki bir organizasyon olarak algılanmaz; tarihsel ve kültürel nedenlerle kutsal bir konuma yerleştirilir. “Devlet baba” ifadesi, bu algının gündelik dildeki karşılığıdır. Bu anlayışta devlet sert olabilir, hata yapabilir; ancak niyetinin her zaman iyi olduğu varsayılır. Bu varsayım ilk bakışta cazip görünse de, güvenlik politikalarının sorgulanmasını zorlaştıran bir yapıya kapı aralar.
Nitekim Türkiye’de güvenlik; teknik bir yönetim alanı olarak değil, varoluşsal bir mesele olarak sunulur. Ülkenin bölünme tehlikesi, iç düşmanlar ve dış mihraklar gibi söylemlerle sürekli bir tehdit algısı diri tutulur. Siyasal iktidarlara hâkim söylem büyük ölçüde budur. Muhalefet bu dile mesafeli görünse bile, iktidar deneyimiyle birlikte “devlet aklı” gibi gerekçelerle benzer bir repertuvara hızla yönelebilir. Bu dil, toplumda kalıcı bir tedirginlik üretir.
Bu tedirginliğin doğal sonucu olarak; özgürlük talepleri “zamansız”, eleştiriler “sorumsuz”, itirazlar ise “tehlikeli” olarak nitelendirilir. Oysa güvenlikçi devlet anlayışı, sanıldığı gibi toplumsal huzuru artırmaz; aksine gerilimi besler. Sürekli tehdit söylemiyle yönetilen toplumlarda insanlar birbirine daha az güvenir. Farklı görüşler kolaylıkla tehdit, eleştiri ise düşmanlık olarak algılanır. Toplum, ortak bir gelecek fikri etrafında birleşmek yerine içe kapanır. Enerjimiz, kalkınma yerine kısır tartışmalara harcanır.
Düzenin olduğu ama huzurun, barışın ve refahın olmadığı bir ortamda insanlar kendini ifade etmeyi riskli görür. Bu noktada özgürlüğü doğru tanımlamak gerekir: Özgürlük, kuralsızlık değil; bireyin konuşabildiği, itiraz edebildiği ve bunları yaptığı için tehdit altında hissetmediği bir özne olma halidir.
Demokrasi, özgürlük olmadan vücut bulamaz. Türkiye’de asıl sorun güvenliğin önemsenmesi değil, özgürlüğün yerine ikame edilmesidir. Güvenlik bir “amaç” haline geldiğinde hukuk geri plana itilir ve bu durum zamanla normalleşir. “Şartlar böyle”, “Devletin işi zor” gibi ifadeler bu normalleşmenin kanıtıdır.
Ancak bu durum sağlıklı değildir. Sağlıklı bir toplum korku değil, güven üzerine inşa edilir. Güven ise ancak hukukla ve öngörülebilirlikle mümkündür. Locke’un önerdiği özgürlükçü devlet anlayışı, devleti zayıflatmaz; aksine onu meşru kılarak güçlendirir.
Bunun için bir zihniyet dönüşümü şarttır: Devletin kutsallığı fikrinden ve yurttaşın edilgen konumundan uzaklaşmamız gerekir. Bu kolay değildir çünkü özgürlük cesaret ister. Fakat unutulmamalıdır ki özgürlükten vazgeçmenin bedeli, uzun vadede çok daha ağırdır.
Sonuç olarak Türkiye’nin meselesi, güvenliği özgürlüğün karşısına koymadan onu özgürlüğün güvencesi haline getirip getiremeyeceğimizdir.
* Güvenlik, özgürlüğü yok ederek sağlanamaz.
* Devlet, toplumu korkutarak güçlü olamaz.
* Gerçek güvenlik; konuşabilen, hesap sorabilen yurttaşların olduğu ve hukukla sınırlandırılmış bir düzende mümkündür.
Bu yazıda ele aldığımız bu dengenin dijital çağdaki yansımaları ise başka bir yazının konusu olacak. Tekrar buluşmak dileğiyle, şimdilik hoşça kalın.