Ortadoğulu uzmanlar, Körfez ülkelerinin İran’ın topraklarındaki hedeflere düzenlediği saldırılara karşılık vermemesine açıklık getirmeye çalıştı.
Iraklı siyaset bilimci Abdülmalik el-Hüseyni, Körfez ülkelerinin, topraklarına yönelik saldırıların arkasında İsrail ve ABD‘nin olduğu yönündeki istihbarata dayanarak karşılık vermekten kaçındığı iddiasının asılsız olduğunu belirterek bu konuyla ilgili şu değerlendirmede bulundu:
Böyle bir iddiada bulunmak için, bu ülkelerin ABD veya İsrail’in, meşru müdafaa bahanesiyle onları savaşa çekmek amacıyla bu yerlerden bazılarına yapılan saldırıları kolaylaştırmış olabileceğini kanıtlayacak açık delillere ve kanıtlara sahip olmaları gerekir. Ülkeler, doğrudan savaşa girmeme kararı alırken muhtemelen analitik değerlendirmelere ve sonuçlarına dayanmışlardır. Bu sonuçlar arasında, Körfez ülkelerinin savaşı başlatma kararında yer almadıkları, bunun yerine savaşı önlemek için siyasi ve diplomatik çabalar gösterdikleri gerçeği de yer alıyor.
Bu ülkelerin ayrıca gelişmiş istihbarat sistemlerine ve ABD, İngiltere ve İran da dahil bölgedeki bir dizi ülkeyle belirli konularda yüksek düzeyde güvenlik işbirliğine sahip olduğuna dikkat çeken el-Hüseyni, sözlerini şöyle sürdürdü:
Ayrıca, bu ülkelerin siyasi ve güvenlik durumlarının, toplumlarının sahip olduğu istikrar ve refahın, özellikle de uzun süreli çatışmaları yönetme konusunda yetenekli olan ve bölgede kendi adına savaşabilecek vekil güçlerden oluşan bir ağa sahip olan İran gibi bir taraf söz konusu olduğunda, potansiyel olarak uzun sürecek bir savaşa girmelerini engellemek için yeterli olduğu söylenebilir.
‘Savaşlardan ders çıkarmışlar’
Yemenli siyaset bilimci Abd As-Satar Al-Şamiri, istihbarat bilgilerinin Körfez ülkelerinin bu savaşa doğrudan müdahil olmaktan kaçınmasına yardımcı olduğunu, ancak belirleyici faktör olmadığını savunarak bu konuyla ilgili şu yorumda bulundu:
Bildirildiğine göre Körfez ülkelerine ulaşan bu istihbarat, onları İran’a karşı doğrudan bir savaşa girmekten caydırmaya yardımcı olmuş olabilir. Ancak bu bilgi olmasa bile, Körfez ülkeleri artık İran veya başka herhangi bir ülkeyle askeri bir çatışmaya girmeyeceklerinden kesinlikle eminler.
Arap ülkelerinin savaşlardan dersler çıkardığını ve hâlâ tam olarak toparlanamayan ülkelerde savaşın yol açtığı etkilerini gördüğünü kaydeden Al-Şamari, şunu dedi:
Dahası, bu ülkeler ile İran arasında iki veya üç yıl önce ilişkileri normalleştirmek için varılan son anlaşmalar, aceleci ve vahim kararların alınmasını engellemede belirleyici bir rol oynadı. Arap devletleri, özellikle de Körfez ülkeleri, uluslararası arenada ve uluslararası toplumda etkili olan tüm ülkelerle dengeli ilişkiler kurmanın öncelikli hale geldiğinin farkına vardılar.
‘ABD’nin öncelikleri değişti’
Koruma meselesinin veya 1940’ların başında Kral Abdülaziz döneminde yapılan petrol karşılığında koruma anlaşmasının artık geçerli olmadığını söyleyen Yemenli uzman, ABD’nin özellikle petrol sektöründe belirli bir düzeyde kendi kendine yeterliliğe ulaştığını fark ettikten sonra artık farklı önceliklere sahip olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü:
İsrail, bölgedeki tek gerçek müttefik güç haline gelirken, yeni Amerikan vizyonuna göre diğer ülkeler ABD ile yalnızca geleneksel veya geçici, her an değişebilecek ilişkiler sürdürüyor. Tüm bu faktörler bir araya gelince, Arap vizyon ve siyasi düşüncesi, güdü ve çatışmalardan bağımsız olarak savaşa müdahale etmeme ve siyasi arenaya başvurarak anlaşmalara varma, mümkün olduğunca da İran ile en azından zayıf bir bağlantı kurmakla yetinme merkezli, hassas konulara dengeli bir yaklaşım benimsemeye yöneldi. İran’ın bölgedeki tüm ülkelere yönelik saldırılarına rağmen, Araplar itidal göstererek kendilerini siyasi ve medya tepkileriyle sınırladılar.