PKK Feshetti Ama Mesele Bitmedi
Geçtiğimiz günlerde PKK’nın kendisini feshettiği açıklandı. Evet, dünya çapında “terör örgütü” olarak tanınan bu yapının sahneden çekildiği duyuruldu. Ancak bu açıklama, sorunu çözmekten çok yeni bir tartışma alanı açtı. Çünkü PKK’ya yapılan her operasyon bugüne kadar meşruydu; dünya devletleri bu konuda Türkiye’nin yanındaydı. Peki şimdi ne olacak? Irak’a, Suriye’ye yönelik operasyonlarda “Ama PKK yok ki!” denilecek. Açıkça görülüyor ki bu fesih kararı bir oyun, hem içeride hem dışarıda Türkiye’yi köşeye sıkıştırma planının bir parçası.
Bu süreçte bazı konuşmaların tonu da birden değişti. Sanki PKK sahadan zaferle çekilmiş gibi bir özgüven havası var. Lozan tanınmıyor, 1924 Anayasası yok sayılıyor. Peki ne tanınıyor? 1921 Anayasası mı? O, anayasa bile sayılmaz; Atatürk’ün Meclis’e verdiği önemle, Kurtuluş Savaşı’nı Meclis eliyle yürütme kararıydı sadece. Demek ki geriye tek seçenek kalıyor: Sevr. Lozan’dan önce dayatılan, Türkiye’yi parçalamayı hedefleyen Sevr. Bugün bazı kesimlerin dolaylı olarak işaret ettiği şey bu.
Öte yandan, “fesih metni” diye kamuoyuna servis edilen bildiride; Türkiye Cumhuriyeti Devleti soykırımcı ilan ediliyor, Lozan yok sayılıyor, özerklik ve federasyon açıkça isteniyor. Üstelik teröristlere “şehit” deniliyor. Bu bildiriyi bir devletin kabul etmesi mümkün mü? Ben kendi adıma asla kabul etmiyorum. Zira birileri açık açık “Ben yokum artık, sen de yok ol!” diyor.
Dahası var: Pervin Buldan çıkıp, “Suriye’de kazandığımız hakları Türkiye’de de kazandık” diyor. Ne kazandınız? PKK’nın etkisi sıfırlanmıştı. Askerimiz başarı üstüne başarı kazanmıştı. Ama siyasi iktidarın ne içeride ne dışarıda bir başarı hikâyesi var. Ülkede terör hâlâ bitmiş değil. Her gün kadın cinayetleri, sokakta öfke patlamaları, mafyanın cirit attığı bir ortamda yaşıyoruz. Üniversite öğrencileri bile hâlâ cezaevinde. Nerede başarı?
Ana muhalefet ise “Atatürkçüyüz” diyor ama Lozan konusunda tek kelime etmiyor. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet hedef alınıyor, karşısında durulması gerekirken susuluyor. Bu nasıl bir çelişki?
Hep denir: Kürt sorunu var. Nedir bu sorun? Adaletsizlikse Türk’e de var, ekonomik zorluksa herkes yaşıyor. Kürt’ten de başbakan, cumhurbaşkanı çıkıyor; Türk’ten de. Meclisin yarısı Kürt kökenli. Sokakta, evde, okulda Kürt-Türk kardeş gibi yaşıyor. Üç milyon karışık evlilikten bahsediliyor. Zaten biz yıllarca kim Kürt kim Türk anlamadık bile. Bizim Kürtlerle bir meselemiz yok, sorunu yaratan siyasettir.
En büyük yanlışlardan biri de devletin muhatap olarak sadece Abdullah Öcalan’ı seçmiş olmasıdır. Muhalefeti bile muhatap almayan bir siyaset anlayışı… Unutmayalım: Öcalan, 40 bin insanın katili, bir çocuk katilidir. Cumhurbaşkanı bile bir zamanlar “İmralı’daki Edirne’dekinden hesap sorar” demişti.
Bugünlerde “10. Yargı Paketi” denilen bir düzenleme geliyor. Yine bir “reform” söylemi… Paket içeriğinde denetimli serbestliğin genişletilmesi, mükerrer suçlara şartlı tahliye gibi düzenlemeler var. Ama asıl mesele şu: Bu paketin içinde, PKK’lılara özel tahliye yolları açılmak isteniyor. Meclisteki tüm milletvekillerinin bu detaya dikkat kesilmesi şart.
Türkiye, yeniden gerçek gündeminden uzaklaştırılıyor. Yıllardır kaosla, krizle yönetiliyoruz. PKK’nın etkisi bitmişken, neden yeniden Abdullah Öcalan tartışmaya açıldı? Demek ki gündemi yine biz değil, birileri belirliyor.
Ve ne acıdır ki: “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen subaylar TSK’dan ihraç ediliyor; ama “PKK’nın kurucu liderine teşekkür ediyorum” diyen kişiler iktidara yakın durabiliyor.
Bunun adı barış değil, bunun adı teslimiyettir.